kuzey ege turu... 2235km



       Bayram ziyareti için Edremit'e geçmişken İzmir'e uğramadan olmazdı. İstanbul-Edremit arası yolculuktan daha sonra bahsetmek lazım o ayrı bir macera.


Kardeşcağızımla Edremit'e varışımız...

      Bayram sonunda herkes dönüş stresine düşmüşken ben İzmir'e Bahadır'ın nişanına gitmek üzere yola çıktım. Önce internetten gezilecek yerlere baktım, tabii akşama yetişmem gerekiyordu o yüzden dönüş yolu için yapmıştım planımı. Her zaman olduğu gibi planlar yapılmamak içindir benim hayatımda.
        İstanbul'dan Enis uçağa atlayıp İzmir'e geldi, sabah ayılıp onu karşılamam biraz zaman aldı. Kızlarağası Hanın'da kahvelerimizi içip biraz toparladıktan sonra Alsancak senin Karşıyaka benim yürüdük durduk. Ertesi gün ilk işimiz en yakın yerden kask almaktı. İlk girdiğimiz yer mahalle arası bir yerdi. -Kask yok elimde ama isterseniz benim kaskımı alın, Konak tarafında motosiklet aksesuarları satan yerlere gidip bakın diyen bir abiyle karşılaştık. Ne yaptın yahu, biz İstanbul'dan geldik böyle tekliflere alışık değiliz, hayatta olmaz diyerek hemen kaçtık o güler yüzlü abiden. Neyse ki çok uzun sürmedi arayışımız. Kaskı aldık ve 4 bölümden oluşan yolculuğumuza başladık. 

 1. bölüm;

         Öğlen 1'e geliyordu saat, geç olsun bizim olsun, Karaburun'a doğru şerit çizgileri arasındaki yerimizi aldık.
Yorgunluk belirtileri var tabii. Manzara, hava ve doğa da güzel olunca mola sayıları daha da çoğaldı, fotoğraf molaları sigara molalarını kovalamaya başladı.

Urla yakınları, kötü bir çaydan sonra..
Balıklıova yakınlarıda bir yapı, ne olduğu ile ilgili bir bilgi yoktu
                                                 

       Yeni yol yapıyorlar, doğasını alt üst etmek için ellerinden geleni yapmışlar o küçük yarım adanın. Biraz sinirimi bozmuştu bu olay.  Mordoğan'a girip bir çay molası daha verdik. Çay yine çok kötüydü. Mordoğan'ı geçtikten sonra dağlara doğru bir yol, Dilek Pınarı yazan bir tabela, hem kestirmedir bu yol belki ve hiç düşünmeden girdik. Tabii pınar kurumuş, dolandık dolandık bulamadık.

işte bu yol çıkmıyordu...

Çok kötü olmadı, rüzgar panellerinin yanına kadar çıktık, Tüm yarım ada ayaklarımızın altındaydı. Hemen sol tarafta büyük çöplüğü saymazsak tabii. ''Oksijen, ohh, mis!'' şeklinde giderken bir anda adamın yüzü ekşiyor, hayat enerjisi çekiliyor sanki. 
                                 
deniz manzaralı çöplük...

Mordoğan tekerlerimin altında :)

benimde olsun böyle pozlarım...

Yorgunluk git gide artmıştı ve ben geceye kalmak istemiyordum tam Karaburun'a gitmekten vaz geçmek üzereyken, ''bir daha ne zaman geliriz kim bilir'' dedim ve yola devam ettik.


köpekler kedileri kovalıyor hep :(

yorgunuz ama mutluyuz (mu acaba) :)


enis'in hayranları
 


Karnımız doydu, dinlendik ve hafif bir yürüyüş yaptık, bacaklarda kısmen açıldı artık dönüş yoluna geçebiliriz. Normalde çok uzak değil ama iki kişi olunca daha yorucu oluyor. Virajlardan sıyrıla sıyrıla, denizi koklaya koklaya yola devam...


Gece 10 sularında eve anca vardık, ee İnciraltına'da uğramıştık, biraz dolunayı seyrettik, fotoğraf çekmeye çalıştık ama olmadı, yol sarhoşluğumuzu attık azda olsa. 

2. bölüm;

Efes ve Şirince'yi görmek için sabah 10 gibi, halamın hazırladığı muhteşem kahvaltıdan hemen sonra, İzmir' trafiğine vurduk kendimizi.

izmir'de ki tarihi kemer
 Menderes, Gümüldür yolundan başladık tepelere tırmanmaya. 40km hızla tırman tırman bitmedi. Az önce yanından geçtiğimiz Tahatalı Barajını değil mi o küçük su birikintisi!!



Roma döneminden kalma Efes... Beşinci ziyaretim ama her seferinde farklı geliyor gözüme, M.Ö. insanlar o mermerlerde yürümüş, yaşamış, koşmuş, nasıl farklı gelmez ki. 


kral yolundan

fotoğrafları süsleyen en meşhur kısmı, kütüphane

Zaman su gibi akmış!, olacak şey değil, neyse hacı olmayalım o zaman Enis. Meryem Anaya sonra geliriz artık Şirince'den şarap alalım. Bacaklarımıza kara sular inmiş bir halde, karnımız sırtımıza yapışmış tırmanıyoruz Şirince tepelerine. Hep gittiğim manzarası güzel bir yer var, gözlemelerden sonra uyumak istiyoruz, bir siesta yapsak fena olmazdı doğrusu. Çay nispeten daha güzeldi üçer tane içip kiliseyi geziyoruz. Klasik Türkiye işte, duvarlarda mozaik kaplamalardan eser tok, homurdanıyoruz orada.




tat tabii ya ben de sadece izliyorum...
 

 Şaraplarımızı aldıktan sonra İzmir'e doğru yorgun bir yolculuğa başlıyoruz, gittikçe uzuyor sanki yol. Ertesi gün dinlenmeye karar veriyoruz yoksa motoru satıp Ege kasabalarından birine yerleşebiliriz her an.

sırt ağrısı bir başka oluyor...

    Bornova'ya varıyoruz, motoru park edip otobüsle Karşıyaka'ya, dinlenme anlayışımız böyle ne yapalım. Ertesi gün sabah erkenden Alsancak'ta Deep barda alıyoruz soluğu. Sonra geceyi Kordon'da tamamlıyoruz.

    Sabah motosiklete eşyalarımızı yerleştirmek için üstün mühendislik bilgilerimiz, çeşitli sıkıştırma taktiklerimizi kullanıyoruz ama bana mısın demiyor. Neyse ki 20 km gittikten sonra aklımıza bir yol geliyor ve sağlam bir şekilde bağlamış oluyoruz. Yol meditasyonu işe yarıyor demek ki, beyine giden damarlar açıldıysa artık!


3. bölüm;

Edremit'e doğru yola çıkıyoruz ve gayet plansız programsız. Yorgunluk artık vücudumuzun bir parçasıi ne yaparsak yapalım kurtulamıyoruz. Foça sapağından girerken Edremit'e bugün varamayacağımız gerçeği karşısında çaresiz ve mutluyuz...

yol kenarında çanta düzeltmeye çalışan ve terleyen ben





recep'lerde yaptığımız yollukları paylaştığımız ufaklıklar...

bu yol da çıkar sandık ama 

sırt ağrısından artistlik poza geçiş

Önce kestirme olur mu diye, kaybolmaktan korkmadan, köy yollarına giriyoruz. Biraz telefonun navigasyonuna güvendik ama olmuyor, gerisin geri dönüyoruz aynı yolu, motosikletin önünden arkasından hoplayan keçiler eşliğinde. Enis'in yaklaşık 4 kez sormasına rağmen benim, bu benzinle 100 km gideriz şeklinde ki cevaplarım sonunda benzin istasyonuna 250 m kala benzinimiz bitiyor. Hoş yine bir 60 km götürdü o benzin bizi. 
Ana yola çıkıyoruz ve Çandarlı'ya doğru yola vuruyoruz YBR'yi. Çandarlı'ya girer girmez ilk gördüğümüz yerde durup dinleniyoruz, artık yol bizi sürüyor. -Enis kalk gün batımını yakalayalım, - Yetişemeyiz, battı batacak. o heyecanla son enerjimizi kullanıp yakalıyoruz gün batımını.

çandarlı'da 

Birer kahve içiyoruz, hemen arka sokakta pansiyon var gençler! sürekli gülen bir teyze bizi karşılıyor. 40 lira diyor, biz pazarlık yapamayan insanlar olarak tam ''kem, küm'' demeye başlıyoruz ki tamam sürekli gülen teyze ''30 olur'' diyerek yüreklere su serpiyor. 
-Motor kapının önünde dursa bir şey olur mu? 
neredeyse kahkaha atacak gibi gülüşüyle teyze; 
- alın oğlum içeri, ne olu ne olmaz, kesiyorlar kablolarını, borularını...

değişik bir uygulama

asker kokulu odamız

 Gece yürüyüşüyle tanışıyoruz Çandarlı'yla, yollar boş, bir iki bisikletli, köpeklerini gezdiren teyzeler. küçük bir yarım ada, hangi sokağa girersen gir denize çıkıyorsun. Zaten tarihi çok eskilere dayanıyor. Hatta Amazon savaşçılar bir ara hüküm sürmüşler buralarda. Başka bir efsane de zamanın birinde belgesel çekmek için gelenleri heyecanla karşılayıp, sonradan burası popüler olursa eskisi gibi olmaz diyerek belgeselcileri kovmuşlar.

çandarlı efsanesi

Akşam deniz kenarında balıklarımızı yedikten sonra erkenden yattık, sabah erken kalkıp gündüz gözüyle de gezdik, insanlarla konuştuk, kahvede çayımızı içtik. Emekli iki adamla tanıştık, akıllı telefon almışlar biraz anlattık, uçuş modunda olduğu için internete giremiyorlarmış, müşteri hizmetlerini aramış, telefonu denize atmakla tehdit etmiş. ''sene 81, 50 model bir moskovic almıştık, elimizde nikonlar tatile gitmiştik'' diye lafa giriyor bir tanesi, diğeri ''rehberden nasıl numara siliyoruz ben onu beceremedim'' diyor... yardımlarımızdan dolayı çaylarımızı ödediler jest olsun diye.
Bu arada her yerde olan Çandarlı çıkartması satan bir yer aradık sadece bir kişi satıyormuş bulabildik adamı. Artık yola çıkmaya hazırız...






yeni haliyle kale...

ve sahili

çandarlı yazımız ve emektar hazırız

Dikili'ye çok güzel yollardan gittik, dağların arasından. Dikili'de durmayı düşünmüyorduk o yüzden yavaş yavaş sokaklarında dolandık, derken bir park gördük, kocaman bir sahil, önünde bir sigara molası verelim dedik. Çokta iyi yaptık.



Dikili'nin içinden yaklaşık 15 km boyunca kilit taşlardan yapılmış bir yolu takip ettik, o yol bizi tarlaların arasına çıkarttı, biraz zorlu bir parkur oldu bazı yerlerde Enis inmek zorunda kaldı, çamurdan dolayı geçilemeyecek yerlerde tarlalara girdik.






Ayvalık ve Cunda'yı görmeden olmazdı. Hızlı hızlı gezdik, artık çok yorulmuştuk ve bir an önce Edremit'e varmak istiyordum. Ama yol üzerinde o kadar çok görülecek yer vardı ki, gerek yol sarhoşluğu gerek zaman ve yorgunluk kaygısı, bunların çoğunu atlıyorduk. Hareketli Etnografya Galerisi diye bir yer gördük ve girdik. Adama o kadar sordum bak çocuklar için bir yerse girmeyelim, yok yok güzeldir, kişi başı 4 lira!




     Edremit'e vardık. Yollarımız ayrılmak üzereydi, bir gece yatıp dinlenecektik sözde. Enis otobüsle dönecekti İstanbul'a.
      Yamaha'yı kutlamak lazım ybr 125'den ötürü, 2 yıldır yapmadığım şey kalmadı bana mısın demedi. Hoş artık atlı karınca gibi sesler çıkmaya başladı ama olsun.
     Akşam annemin elinden balıklarımızı yedik, ve neredeyse her gün balık yemiş olduk tam bir Ege gezisi oldu diyebiliriz yani, termal suda banyomuzu yaptık derken Enis; ''Truva'yı görelimi Troia'yı gezelim'' diyerek kanıma girmeye devam etti. 100 km git gel yapamayacak kadar yorgunum hala. Eee o zaman Troia- Çanakkale arası 30 km gidelim Çanakkale'de kalalım, ertesi gün şehitlikleri gezeriz dememle bir anda yeni bir maceraya yelken açtık.

4. bölüm;

    Akşamda iyi dinlenmiştik,  başladık sürmeye. Sahil şeridinden, onlarca kırmızı ışığa yakalana yakalanana. En sonunda Balıkesir sınırlarından ayrılıp, Çanakkale sınırlarına girdiğimiz anda Küçükkuyu'da zeytin yağ müzesi gördük ilk molamızı verdik, hoş o kadar çok trafik lambasında durduk ki bir an gidemiyoruz sanmıştım ve ufak bir şişe zeytin yağını da peşimize taktık. 

adatepe zeytinyağı müzesi

Yola devam ettik ve yavaş yavaş Kaz Dağlarının kıyı yamaçlarına tırmanmaya başlamıştık, hızımız iyice azalırken manzaramız muhteşemdi. Kuzeye çıktıkça hava serinlemişti, onca yol taşıdığım kışlık eldivenler, içlik, balaklava hepsini Edremit'te bırakmam ne güzel bir fikirmiş...

körfez tekerleklerimin altında

Rüzgar çok sert ve soğuk üstüne üstlük rampa çıkıyoruz neredeyse durma noktasına geldik. Sonunda düzlüğe çıktık da en azından sadece rüzgarla cebelleşiyoruz. Ezine'ye girince hemen yol üstünde bir yerde durduk ve peynir aldık, bu arada öğleni bulmuştuk, karnımız acıkmıştı. -abi, buralarda şöyle ezine peyniriyle gözleme yapan bir yer var mı? - ben yaparım yahu, dur hemen gidip yufka alayım. Bisikletine atlayıp dükkanı bize emanet etti, beş dakika sonra yufkalarla geldi ikişer tane kocaman gözleme yaptı, çok geldi ama yaptı artık yiyelim ayıp olmasın dedik. Domates reçeli ve kekik reçeli görünce Enis dayanamadı ve küçücük çantalarımıza onları da sıkıştırdık.

peynir mutluluğu :)

Troia'yı gezecek güç kaldı mı bilemiyorum ama vardık sonunda.


mitolojik kedi




30 km yolumuz kalmıştı Çanakkale'ye ama nasıl bir rüzgarsa git git bitmedi yolumuz, sanki uzay boşluğunda sürükleniyorduk, amacımız varmak ya da bir yere, bir şeye yetişmek değil ama artık dizlerimiz kilitlenmişti. 30 cm karede bir haftadır yaşam mücadelesi veriyorduk. 125cc motorla yapılmaması gereken deneysel çalışmalar bunlar. 

Bütün oteller söz etmiş gibi 60 lira diyordu. En kötüsünden en iyisine neredeyse. Sokaklarda elimizde çantalar dolaşırken arkadan birisi ''buğraaa'' diye bağırdı. Kim tanır beni buralarda derken bir baktım Marmara Üniversitesinden 8 yıldır görüşmediğimiz bir arkadaş. Ahmet, yerleşmiş Çanakkale'ye soğuk sandviç, salata yaptığı bir dükkanı varmış. Bize hemen ikram etti, sonra kolumuzdan tuttu peynir helvası yemeye götürdü, meşhurmuş, biz yemeden dönerdik iyi oldu. 

Bir pansiyon ayarladıktan sonra Çanakkale'nin gece hayatına sakin bir bakış attık. Çok güzel, ufacık bir şehir. Kordon'nu var geniş geniş, insanlar yürüyor, kaldırım düzenlemeleri çok güzel ve yollar tertemiz. Başka bir arkadaş aradı bombacı hasan'da bomba yemeden gitmeyin dedi onuda yedik, gerçekten bomba bir şey. 

çanakkale limanı

Truva filminde kullanılan at

ganimetlerimiz



Sabah pansiyondaki kahvaltıdan sonra Kilitbahir'e geçen feribota bindik.
tavus kuşugillerden ben ve arkada kilitbahir kalesi
Kilitbahir Kalesi, F.S. Mehmet tarafından yaptırılmış,
içini gezemedik, kapalıydı

   

Namazgah tabyası
Havuzlar temsili şehitliği
                                     

                                     



Seddülbahir Kalesi, 1659'da yapılmış, sözde koruma altında yıkılmaya terk edilmiş kale
Çanakkale savaşında ilk şehitler orada verilmiş
                       
                                      


Cape Helles Anıtı uzaktan görünümü
                                                 









O yarım adada motosiklet sürmek bambaşka bir keyifti, ne güzel ki oteller, evler yapmamışlar, doğasını katletmemiş. Anadolu'nun tarihi inanılmaz, engin bir deniz. Burası sadece ufak bir parçası, yabancıların eli değmiş besbelli yoksa burada da tarihi üç, beş otelin havuzuna gömerlerdi hiç acımadan. 
Osmanlı zamanından kalma topları kullanmışlar çoğu yerde. Bunlar sadece gülle fırlatan toplar, her hangi bir zarar vermeyen ama sadece askere moral olsun diye atarlarmış. Dünyanın her yerinden insanın burada şehit olması! hüzünleri kafamızın arkasına atıyoruz çünkü kim giderse gitsin etkilenir, bilen ya da bilmeyen kimi götürseniz orada yatan insanlar için iyi dileklerini sunar. 
Zihnen de yorulmuş olarak Eceabat'a geçiyoruz daha on'da bir'ini dolaştık belki ama buraya ayrı zaman ayırmak gerekiyor.Ayrıca savaş naraları atanları buralara getirip gezdirmek gerek.

Eceabat'ta garsonun uyarısıyla kiremitte eceabat köftesi siparişi veriyoruz ve Enis otobüsle İstanbul yolculuğu öncesi beni feribota uğurluyor ben de durmaksızın geceye yakalanmamak için Edremit'e sürüyorum. Edremit'de iki gece dinlendikten sonra İstanbul'a doğru geliyorum arada Çınarcık'da Sercan'a uğradıktan sonra uzun ve yorucu yolculuğu noktalıyorum. 

Toplamda 2364 fotoğraf çekilmiş. burada ki fotoğraflar özet niteliğinde. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder